Her sabah bin bir ümit ve neşe ile bizi hayata çağıran o kadar iş ve o kadar ses var ki, gözlerimizi açar açmaz bir koşuşturmadır başlıyor... Ve kendimizi birdenbire yaşamın tam ortasında buluyoruz. Şu eksik, bu lâzım, haydi onu da yapayım derken, ertelediğimiz nice güzellikler hep bir başka güne taşınıyor. Birbiri ardınca nice mevsimler geçiyor. Hâlbuki yaşadığımız bir başkasının hayatı değil, kendi hayatımız. Harcadığımız, kendi ömür sermayemiz. Görülecek o kadar güzellik, anlatılacak o kadar harika şey hep mahzun, hep bir kenarda bizi bekliyor. Susturulmuş veya küstürülmüş çocuk gibi, boynu bükük ve mahzun, hep bekliyor onlar. Döner de bir gün bakarız, fark ederiz diye...
Baharın dört bir yandan sarmaladığı ve cihetsiz kuş seslerinin ruhumuza ilâhî bir hazzı, ulvî bir zevki tattırdığı erteleyemediğimiz bir zaman diliminde çok sevdiğim bir kardeşimle sohbet ediyorduk. Uzun süren dalgınlığımın ardından, ne düşündüğümü sordu. Ben de: Öteden beri bunca insan nasıl öldü, son nefesini nasıl verdi ve acaba neler hissetti diye düşünürdüm. Şimdi ise nasıl ve ne halde öleceğimi merak ediyorum, dedim. Bu gibi durumlarda tekellüfsüz fakat hikmetli bir cevabı olurdu her zaman. Cevabı belli dedi. Nasıl yani, dedim. Hz. Peygamber; Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; buyurmuş. Ölümünü merak ediyorsan, yaşadığın hayata bakmalısın. Birden beynimde şimşekler çaktı: Ama dedim, sadece ölümü değil, ölümden ötesini de merak ediyorum. Onun da cevabı aynı hadisin devamında. Yani, Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz. Merakımı giderecek başka cümleler aramaya gerek kalmamıştı. O güzel insan, sevgili Peygamber, insanları en doğru seçime iki cümle ile davet ediyordu. Nefsimizin bizi bu kadar içinde olduğumuz bir gerçekten alıp dâ nerelere taşıdığını anlamak için bu hatıra yeter. Gide gide ölüme varacağımızı zannediyoruz. Gide gide ölüme varılmıyor. Ölümle beraber gidiliyor. Ölüm hayatın gölgesi; onu bundan, bunu ondan ayırmak zor. Ama bir tecelli oluyor ve hayatın önünü kesiyor ölüm. Ecel gelince, baş ağrısı bahane... Gide gide ölüme varılsaydı, gidemeden ölenler olmazdı. Doğduğu günde ölenler var. Ha bir adım, ha yüz adım fark etmiyor. Uzunluk veya kısalık bize göre bir kavram.
Çok kısa sürede Rabbini razı eden işler yapıp da vefat eden ile yüz sene yaşamış olup da Yaratıcısından haberdar olmamış biri aynı kefede değerlendirilmez. Ölüm hayatın içinde olmasaydı, hayat bu kadar güzel ve çekici olur muydu? Hayatı güzelleştiren, belki de bu geçici ve fani yönü. Hayat bitmese, ölüm başımıza gelmese, ahirete nasıl geçilecekti, düşünülmeye değer doğrusu. Burada kalan dostların sayısının azaldığı, ahirete gidenlerin ise her gün çoğaldığı bu diyarda gurbetimiz oraya, anavatana geçmekle ve dostlarımıza kavuşmakla sona erecek. Hasret Sevgililer Sevgilisine kavuşmakla bitecek.
Ölüm büyük şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?
Ölüm saatinden daha güzel bayram mı arıyorsun ey nefsim? Dostum beni çağırdığı zaman nasıl koşarak gitmem ki? Yalnızlık çevremi kuşatmaya başlamışsa...
...Ey iman edenler! Her hangi bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çokça zikredin ki başarıya erişesiniz. Allah ve Resulü'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da gücünüz gider. Bir de sabredin; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. Enfâl Sûresi /45-46. Ayet
Gözyaşı, Rabbe karşı bir şükran, ilâhî muhabbet bağına girenler için tövbe pınarıdır. Bâzen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bâzen de bir damla yaş bin günâhı yıkar temizler.
Gözyaşı, yaratıcının ümit dergâhıdır. O'nun için gizlice riya karışmadan akıtılan gözyaşı karşılıksız kalmaz. Bütün ümitlerin kesildiği bir anda bu dergâhın eşiğinde ağlayabilenler ise gerçek bahtiyarlardır.
Gözyaşı, ruhun ifrazatlardan, kirlerden arınışıdır. Her ağlama adeta bir yeniden doğuştur. Gözyaşı, sabrın en mütevekkil, duygunun en müteyakkız halde olma durumudur.
Gözyaşı bazen Rab'be yöneliş... Bazen af dileme... Bazen acının inci inci dışa vurumu? Bazen sevincin gözlere yığılması, adeta acının yıkanması, toprağa karışıp yok olması... Yürekte sevinç fırtınaları koparken, gözlerin mahzunluğu?
Gözyaşı, bir sanattır, hem de üstün bir sanat. Bir sanat ki farkında değil icra edicisi. Bir sanat ki bilgi, birikim, deneyim gerektirmez, insan olmak yeter şarttır icrası için. Zaten insan olabilmek ve insan kalabilmek en zor sanat değil mi?
Gözyaşı ki duygusallığın değil, duygulu olmanın fıtri neticesidir. Ki duygulu olmak insan olmanın ayırıcı ve üstün vasfıdır.
Gözyaşı ki soyut sıkıntıların şekillenerek sıvı bir hale bürünüp bünyeyi terk etmesidir.
Gözyaşı ki kendimize sırdaş ediniriz, bizi yalnızlıktan kurtarır, bizimle sevinç ve kederlerimizi paylaşır. Doğru ve özden dökülen gözyaşı, canlara dokunur, feleği ve arşı bile ağlatır. Akıl ve gönüller, şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar. Gözyaşı, bir gönül sızıntısı, ulvi bir titreşimdir?
Gözyaşı kul olma idrakine varmak ve acziyeti itiraf etmektir?
Gözyaşı ruhumuzun lisan-ı hal ile tövbesidir? Günahların affı için fiili bir dua ve bir ruh abesidir gözyaşı.Hem zaten sevincin doruk noktası gözyaşı, hüznün şahikası soğuk bir tebessüm değil mi? Öyleyse gözyaşı dökmek, yani ağlamak gülmenin diğer yüzü belki de ikizidir. Yoksa ikisinin birbirine bu kadar yakın ve birbiriyle bu kadar içli dışlı olmasını nasıl izah edebilirdik. Gözyaşı merhametin, merhamet ise insan olmanın belirtisidir.
Gözyaşı dökmek gerilim hali değil inkişaf halidir. Yani ruhun soluklanışı, duyguların yenilenişi ve yeni bir çehreye bürünüşüdür.
Hazret-i Adem cennetten çıkarıldığında ağlıyordu. Hazret-i Yakup, Yusuf'u için gözyaşı döküyordu. Hazret-i Davud'un gür sedası yalçın kayalarda yankılanırken hıçkırıklara boğuluyordu, Hazret-i Muhammed, annesinin kabrini ziyaret ettiğinde yanaklarından yaşlar süzülmüştü. Ölen torunu için döktüğü gözyaşını Buhari'den okumak mümkün...
İlâhî maksat olan gözyaşı, hâlimizi dost-düşman karşısında aşağılatacak bir gözyaşı değil, göklere yükseltecek, gönle mîrâcı yaşatacak bir ağlayıştır. Nasıl ki engin deryâlar nice çer-çöpü üzerinde taşıyor ve onları diplere batmaktan koruyorsa, bizim gözyaşlarımız da bizleri batmaktan koruyup başında taşıyacak ve menzil-i maksûda erdirecek sular kabîlinden olmalıdır ki, bunlar gözden ziyade gönülden akan ve halka değil Hakk'a arz edilen damlalardan ibarettir.
Samîmî gözyaşları ile âlemi seyredenler için o yaş damlalarının her biri bağrında binbir okyanus sergileyen aynalar gibidir ki, her zerrede ilâhî esrar âşikâr ve ayândır. Nice okunamayan hikmet sayfaları onunla okunur. Zîrâ gözyaşı, kelimelerin taşıyamayacağı mânâları yüklenen ve ifade edebilen bir ilâhî lisandır ki, kul onunla, kendisinin bile hayâl edemeyeceği şeyleri Rabbinden istemiş olur... Onun için sevdâlar gözyaşı pınarının başında tesellî bulur. Garipler onun kıyısında dinlenir. Gözyaşını hatırlamalıyız.
Bir damla su ile söndürülebilen sahte yangıncıkları söndürebilmek için, ağlamayan bulutları utandırmak için ağlamalıyız.
Gözyaşına sığınmalıyız. Çünkü Allah öyle buyurdu: "Allah'ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secde ederler" (Meryem Sûresi / 58) Ağlayalım, zira Peygamber de ağladı.
Göğe kulak verelim. Çünkü gök sesleri hiçbir zaman yanılmadı. Ve her zaman onu dinleyen haklı çıktı. Her ne kadar gözyaşı damarlarımız atıl durmaktan paslanmış, çürümüşse de. Her ne kadar göz pınarlarımız işlevsizlikten tıkanmışsa da. Kaskatı gönüllerimizden esen kuru ve merhametsiz rüzgârlar bir tayfun, bir kasırga gibi öz benliğimizi silip süpürmüşse de her ne kadar... Ne olursa olsun ve her şeye rağmen gözyaşı...
‘Allah yolunda cihada çıkan ve karsısında Atlas Okyanusunu görünce, atını dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; 'Ya Rabbi! şahid ol! Önüme su uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin şanını daha ileriye götürürdüm!' diyen mücahitlerin peşindesin!.. SEN, 40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam’larin, Malazgirt Ovalarında Allah Allah sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını Müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!..
SEN,
Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; 'Biz Kur’anın bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz' diyen Osman Gazilerin torunusun!..
SEN,
'Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız.. Çünkü Allah’a inanıyorsunuz..' Fermanının sahibisin!..
SEN,
'Âlemlere rahmet olarak gönderilen' ve dehşetli mahşer günü herkesin 'Nefsi! Nefsi!' diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; 'Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam' diye feryat edecek olan Habib-i Kibriya’nın ümmetisin!..
SEN,
Resûllullah’in ashabına; 'Orduya yardim ediniz' dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin 'Çocuklarına ne bıraktın?..' sorusuna; 'Allah’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!' cevabını veren Hz. Ebûbekir’in yolundasın!.
SEN,
Devlet reisi olduğu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolasan ve oğlunun; 'Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?' sorusuna; 'Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum' diyen Koca Ömer’in izindesin!
SEN,
Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Sam’dan kendisine ait zeytinyağı, üzüm ve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..
SEN,
Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; 'Neden böyle yaptın ?'suâline 'Belki Allah bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!
Her anlarını Kuran ahlakına göre yaşamak için çaba gösteren müminler, dünya hayatında geçirdikleri her saniyenin hesabını Allah katında vereceklerini bilirler. Bu nedenle yaşamları boyunca bu sorumluluğun verdiği bilinçle hareket ederler ve Allah'ın rızasını kazanabilmek için zamanlarını en iyi şekilde değerlendirirler. "Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya- devam et" (İnşirah Suresi, 7) ayetinin hükmü gereği, yaşadıkları her anı salih bir amelde bulunabilmek için kullanırlar. Bazı kimselerin Kuran ahlakını yaşama konusunda en çok yanıldığı noktalardan biri, hayatlarını "ibadet zamanları" ve ...
Bazı kimselerin Kuran ahlakını yaşama konusunda en çok yanıldığı noktalardan biri, hayatlarını "ibadet zamanları" ve "diğer zamanlar" olarak iki bölüme ayırmalarıdır. Söz konusu kişiler, büyük bir yanlışlık olarak, bu dünyanın geçici olduğunu ve ahiret hayatının varlığını, yalnızca belirli ibadet zamanlarında hatırlarlar. Bu belirli zamanların dışında ise, dünya işlerinin sözde karmaşasına kapılarak sahip oldukları "zaman"ı ahiret açısından önemli olmayan faydasız işler ve düşüncelerle geçirebilmektedirler. Oysa, uykuda geçirilen saatler çıkarıldığında, Yüce Allah kullarına her gün yaklaşık olarak 16-17 saatlik büyük bir zaman dilimini, O'nun rızasını kazanabilmeleri için ihsan etmektedir. Boş Düşüncelerle Kaybedilen Vakitler :
Pek çok insanın zamanını harcadığı konuların başında, genellikle bir sonuca ulaşmayan, ancak gün boyunca onları meşgul edebilen boş düşünceler gelebilmektedir. Örneğin; kendi aleyhine olacağını düşündüğü bir durum karşısında muhtemel planlar ve savunmalar hazırlamak veya çevresinde yapılan konuşmalardan ve esprilerden kariyerine bir zarar gelip gelmediğini ince ince hesaplamak, bu konulardan sadece birkaç tanesidir.
Bu örnekler, insanların bulundukları ortama ve duruma göre çoğaltılabilir; ancak hepsinden çıkan sonuç aynıdır. Bunların hiçbiri insanlara fayda sağlamamakta, aksine vakit kaybettirmektedir.
Bunun yanı sıra -ders çıkarma amacı olmadan- geçmişte yaşanmış olayları tekrar tekrar düşünmek de vaktin boşa harcanmasına neden olur. Artık sadece hafızada kalan birer bilgi olan anıları sürekli düşünmek ve zamanı bu şekilde harcamak çok büyük bir gaflet halidir.
İnsan, Allah'ın yarattığı kader üzere, dünyada belli bir süre kalacaktır. Kaybedilen bu süre, dünyada kalınacak hayattan alınmış ve geri gelmesi mümkün olmayan bir vakittir. En önemlisi de, "Allah'ın rızasını kazanmak" gibi hikmetli ve hayırlı düşüncelerle zamanı en iyi şekilde değerlendirmek yerine, geçmişte yaşanan olayları anmak ya da anılarda yaşamak böyle bir imkânı engelleyecektir. Ancak burada belirtilmesi gereken bir nokta vardır:
Tabii ki mümin de geçmişinde yaşadığı bir olayı hatırlayabilir. Fakat hatırladığı olaylardan ahiretini hayırlı şekilde etkileyecek dersler çıkarmaya çalışarak, gaflete kapılmadan Allah yolunda çaba harcamaya devam eder.
Her şeyin Yüce Allah'ın kontrolünde olduğunu tam olarak kavrayamamış olan kişiler, yaşadıkları olaylarda hoşlarına gitmeyen bir durum olduğunda, kaderin mükemmelliğini göz ardı ederek pişmanlık dolu düşüncelerle saatlerce mücadele edebilirler. Oysa insanın başına gelen her olay, ilim bakımından her şeyi kuşatan Allah'ın belirlediği kader dâhilinde yaşanmaktadır. Ancak şeytan insanların hayırlı işlerle ilgilenmelerini engellemek ve onları oyalamak için onları bunun gibi boş düşüncelere daldırmaktadır. Şeytanın bu amacı Kur'an'da şöyle bildirilmiştir: Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17) Gün içinde şeytanın sürekli olarak telkin ettiği boş düşüncelerden arınmak ise yalnızca Kuran ahlakını yaşamada gösterilen titizlik ile mümkündür. Kuran ahlakını yaşamak, Allah'ın dilemesiyle, insana geniş bir bakış açısı, üstün bir akıl, doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneği ve olayları derinlemesine düşünebilme özelliği kazandırır. Boş Konuşarak Kaybedilen Vakitler:
İsraf edilen zamanların önemli bir bölümü boş konuşmalarla geçmektedir. Örneğin dedikodu ve alaycılık gibi kötü ahlak özellikleri, Allah tarafından yasaklanmış davranışlar olmasının yanı sıra kişilerin vakitlerini de boş ve yararsız konuşmalarla geçirmelerine, ahiret hayatlarını unutmalarına neden olmaktadır.
Yüce Allah'ın "Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür" (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle bildirdiği üzere, insanın ahireti için yapacağı en hayırlı konuşma Allah'ı anmasıdır. Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak amacı dışında yapılan tüm konuşmalar, hikmetsiz ve boş konuşmalar olacak ve dolayısıyla kişilerin zamanı israf etmelerine neden olacaktır.
Yüce Allah'ın "Orada, ne "saçma ve boş bir söz" işitirler, ne günaha sokma." (Vakıa Suresi, 25) ayetiyle bildirdiği üzere, Rabbimiz'in müjdelediği cennetin özelliklerinden biri, orada boş konuşmaların olmamasıdır. Cennete olan özlemleri ve dünya hayatında en güzel ahlaka sahip olmak istemeleri nedeniyle müminler, hiçbir zaman boş konuşmalara dalmamaya çalışır, böyle bir ortamda kalmamaya özen gösterir ve ayette bildirildiği üzere, "Boş ve yararsız olan sözü"işittikleri zaman ondan yüz çevirirler" (Kasas Suresi, 55) Boş ve Yararsız Şeylerden Yüz Çevirmek :
Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirmek, insanın sadece Allah'ın rızasını kazanacağı davranışlarda bulunmasıyla mümkün olur. Bu nedenle bir mümin her yaptığı işle ahirete yönelik bir hayır kazanmaya çalışır. Elbette her insan gibi konuşur, güzel vakit geçirir, yemek yer, güler, düşünür ve çalışır. Fakat bunları yaparken aklında hep din ahlakına ve insanlara menfaat sağlayacak hayırlı düşünceler vardır.
Ayrıca iman eden bir kimsenin yaptığı her hareket bir amaç üzerinedir. Daima kendisine Allah'ın hoşnutluğunu en fazla kazandıracağını umduğu bir işe yönelir. Dünyayla ilgili her konuda iyi bir ayrım yaparak zamanını çok iyi değerlendirir. Neyin boş iş, neyin faydalı iş olduğunu vicdanını ve aklını kullanarak belirler ve bu konuda taviz vermez. Kur'an'da tavsiye edilen bu üstün ahlakın örnek alınması, her insan için büyük ferahlıktır. Aynı zamanda Allah'ın hoşnut olacağı güzel bir davranıştır. Kur'an'da müminlerin bu üstün ahlakı şöyle bildirilmiştir: Ki onlar, yalan şahitlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir. (Furkan Suresi, 72) Kuran ahlakının gerektirdiği tüm özelliklere sahip olan müminler, Peygamber Efendimiz (sav)'in "Dünyanızı ıslah ediniz. Yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışınız."hadis-i şerifinde belirttiği üzere, her işlerinde Allah'a yönelir ve O'nun hoşnutluğunu amaç edinirler. Bu üstün ahlakları da, Allah'ın izniyle, onları tüm boş işlerden ve boş konuşmalardan uzak tutar.
Yüce Allah Kuran’ın, tüm insanları "karanlıklardan nura çıkaracak bir hidayet, bir rahmet ve müjde" olduğunu bildirmiştir. Rabbimiz Kuran ayetleriyle insanlara yaşamları boyunca karşılaşabilecekleri her konuda kendilerini kurtuluşa ulaştıracak doğru yolu göstermiştir. Daimi bir huzur, mutluluk ve güzel bir hayat yaşayabilmelerinin, nimete kavuşabilmelerinin bilgisini vermiştir. İnsanlardan kimi, Allah''a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11) Yeryüzündeki tüm varlıkların tek hakimi olan Rabbimiz, yarattıklarını ve onlara en uygun olan yaşam şeklini de en iyi bilendir. Allah insanların fıtratını da ancak imanı kavradıkları ve Kuran ahlakını tam olarak yaşadıkları takdirde mutlu ve huzurlu olabilecek şekilde yaratmıştır. Allah Kuran'da insanlara, kendilerini yarattığı fıtrata yönelmelerini şöyle bildirmiştir: Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır..." (Rum Suresi, 30)Bu gerçek istisnasız tüm insanlar için geçerlidir. İnsan ancak, kendisini yaratan Rabbimiz'e yönelip, Kuran ahlakını tam olarak O'nun sevgisini ve rızasını kazanabileceği şekilde yaşadığı takdirde dünya hayatında güzel bir yaşam sürebilir. Kuran'ın kurtuluşa yönelten yol gösterici özelliği, insanlar üzerinde ancak bu şekilde gerçekleşebilir.
Fakat kimi insanlar, Allah'tan gereği gibi korkmamaları sebebiyle Kuran'ı kendilerine bu şekilde rehber edinmez ve Allah'ın bildirdiği ahlakı tam olarak yaşamazlar. Ayetlerde bu kimselerin, kendilerine sorulduğunda Allah'a iman ettiklerini söyledikleri, ancak daha derin bir imanı ve Allah'a gereği gibi kulluk etmeyi kabul etmedikleri bildirilmektedir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? (Yunus Suresi, 31)
Andolsun, onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)
Söz konusu kimseler bu bakış açıları nedeniyle, Kuran'a Allah'ın indirdiği şekliyle tabi olmak ve bu nimetten istifade etmek yerine; dini, kendi akılları, nefisleri ya da din ahlakından uzak yaşayan toplumların belirli kuralları doğrultusunda yorumlamaya çalışmaktadırlar. Bu yolla, hak dinden uzaklaşmış farklı ve batıl bir din anlayışının savunuculuğunu yapmaktadırlar. 'Nefse uygun din' olarak da adlandırabileceğimiz bu din anlayışının en önemli özellikleri ise, kişilerin nefsi istekleriyle ve dünyadaki menfaat beklentileriyle çatışmayacak bir inanç şekli olmasıdır.
Bu sahte inanç şekline göre söz konusu insanlar dinin, vicdanlarını rahatlatacağına inandıkları kadarıyla yalnızca bir kısmını yaşayacak, ancak hiçbir zaman için kendi dünyevi beklentilerinden ödün vermeyeceklerdir. Bu batıl din anlayışı hiçbir zaman için onların çıkarlarıyla çatışmayacak, onları maddi manevi hiçbir anlamda zora sokmayacak, hayatın hiçbir alanında fedakarlık yapmalarını, özveride bulunmalarını gerektirmeyecektir. İbadetlerin bazılarını yerine getirecek, ancak düzenlerinin bozulması söz konusu olduğunda bunlardan da kolaylıkla taviz verebileceklerdir.
Kuran ahlakı, bu çarpık anlayıştaki kişilerin toplum hayatında olabildiğince az yer kaplayacak ve nefisleri adına kendilerine hiçbir rahatsızlık vermeyecektir. Bunun sonucunda insanlar yeri geldiğinde nefislerinin meşru olmayan isteklerini hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan yerine getirebilecek, adaletten, dürüstlükten, iyilik ve doğruluktan uzaklaşmaları gerektiğinde bunda bir sakınca görmeyeceklerdir.
Bu anlayış, söz konusu kişilerin yaşadıkları toplumda hiç kimsenin fikirleriyle çatışmadan, ahireti düşünmeksizin kurulmuş olan nefsani düzen, istek ve eğlenceleri engellemeden ve böylece hiçbir konuda tepki almadan rahatça yaşamalarını sağlayacaktır. Toplumdaki insanların iman edip Allah’a kulluk etmiyor ve Kuran ahlakını yaşamıyor olmaları onları ilgilendirmeyecektir. Kuran ahlakına aykırı olan bu dinin savunucularına göre, asıl olarak tepki çekmemek, çevrelerindeki insanların dünya görüşleriyle çatışmamak esas alınacak ve bu amaç doğrultusunda gereken her konudan taviz verilebilecektir.
Nefse uygun bu sözde dinin savunucuları, insanları Allah’ın beğendiği hayatı ve Kuran ahlakını yaşamaya davet etmek yerine, çevrelerinde de nefis rahatlığının esas alındığı bu sahte dinin tebliğini yaparlar. Hem kendilerini hem de çevrelerindeki insanları bu çarpık din anlayışının geçerliliğine inandırmaya çalışırlar.
Oysa ki nefislerinin hoşnutluğu ve rahatlık üzerine kurulan böyle bir din anlayışının hiçbir şekilde geçerliliği yoktur. Allah bir ayette "De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, herşeyi bilendir." (Hucurat Suresi, 16)şeklinde bildirmiştir. İnsan için herşeyin en doğrusunu bilen yalnızca sonsuz ilim sahibi olan Rabbimiz'dir.
Allah Kuran’ın "(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..." (Yusuf Suresi, 53)ayetiyle, nefsin insanları kötülüğe sürükleyici özelliğini bildirmiştir. Allah "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır" (Enam Suresi, 162)ayetiyle, iman edenlerin hayatlarının her anının, yaptıkları her işin Allah'ın emrettiği şekilde olduğunu bildirmiştir.
Allah'ın rızasını kazanabilmek, kimi zaman kişinin nefsinin rahatından ödün vermesini gerektirebilir. Nitekim Allah Kuran’da dünya hayatının, insanların denenmeleri için yaratıldığını; bu amaçla pek çok olayla sınanacaklarını bildirmiştir:O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
İnsan, dünya hayatında muhatap olduğu nimetler ve zorluklar karşısında Kuran ahlakına en uygun şekilde davranmak ve tüm bunlar karşısında büyük bir kararlılıkla Allah'ın rızasını aramakla sorumludur. Allah başka ayetlerde "İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık..." (Ankebut Suresi, 2-3) şeklinde bildirmektedir. Nitekim gerçek bir iman, Allah'ın sevgisini, rızasını, dostluğunu kazanabilmek için herşeyi göze almayı gerektirir. Allah'ın rızası ise, gerektiğinde nefsin isteklerini yenmeyi, sabır göstermeyi, bazı konulardan feragat etmeyi ve zorluklara göğüs germeyi gerektirebilir.
Bunun yanı sıra Allah Kuran ile tüm insanları 'birbirlerini iyiliğe çağırıp kötülükten sakındırmak'la yükümlü kılmıştır. İman sahibi bir kimse, sırf insanların nefsi anlamda 'rahatı kaçmasın' diye, bu sorumluluğunu yerine getirmekten vazgeçmez. İnsanların kendilerine ya da çevrelerine zarar verdiklerini, güzel ahlaktan, adaletten, doğruluktan uzaklaştıklarını veya kötü bir iş yaptıklarını gördüğü halde, 'rahatsızlık vermemek adına' buna seyirci kalmaz. Kuran’da müminlerin bu konuda göstermeleri gereken ahlak şöyle bildirilmektedir:Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
Müslümanların bu sorumluluklarını yerine getirmemeleri gibi, başkalarından çekinmeleri nedeniyle kendilerinin de dini gereği gibi yaşamamaları Kuran ahlakına uygun değildir. Kuran'da iman edenlerin Allah'ın rızasına uygun bir yaşam sürme konusunda kınanmaktan hiçbir şekilde çekinmedikleri bildirilmektedir:
Bir insanın samimi dindar olması, hayatını Allah'ın rızasına uygun şekilde geçirmesi toplumdaki bazı insanlar tarafından kabul görmeyebilir. Fakat unutulmamalıdır ki, samimi din anlayışında ölçü 'insanların hoşnutluğu' değildir. Gerçek iman sahibi bir kimse, çevresindeki insanların nefislerine rahatsızlık vermemek ya da onların hoşnutluğunu kaybetmemek adına asla Allah'ın rızasından vazgeçmez. Her insan ahirette Allah'ın huzuruna tek başına çıkacak, dünya hayatında yaptıkları için tek başına hesap verecektir. Ne yaşadığı toplumun insanları ne de onların bu kişinin yaşam tarzından hoşnut olmuş olmaları, ahirette kişiye hiçbir şey kazandırmayacaktır. İnsan, ancak Allah'ın rızası için yaptığı salih amellerle Rabbimiz'in hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanabilir.
Ayrıca şunu da önemle hatırlatmak gerekir ki, eğer söz konusu insanların böyle batıl bir din anlayışıyla ulaşmak istedikleri hedef 'rahat bir hayat yaşamak' ise, bunu bu yolla elde etmeleri hiçbir şekilde mümkün değildir. Allah, tam aksine bu insanlar için dünyada 'sıkıntılı bir hayat' olduğunu bildirmektedir. Gerçek huzur, mutluluk ve rahatlık ancak Allah'ın insanlar için seçip beğendiği din ahlakının yaşanmasıyla elde edilebilir. Allah Kuran'da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmektedir:"Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (Taha Suresi, 124)
Böyle batıl bir din anlayışı aynı şekilde toplumlara da sanıldığı gibi rahatlık, huzur ve mutluluk kazandırmaz. İnsanların nefislerinden yana hareket ettikleri, isteyenin istediği gibi nefsinin kötülükten yana tüm isteklerini sınırsızca yerine getirdiği bir toplum modeli ancak yıkıcı özellikler taşır. Bu mantığa sahip olan insanlar, nefisleri adına sınır tanımaksızın her türlü kötülüğü veya ahlaksızlığı meşru görebilirler. Çıkarları için her türlü sahtekarlığı yapabilir, yalan söyleyebilir, zimmetlerine para geçirebilir, çalabilir, dolandırıcılık, yalancı şahitlik yapabilir, sözlerinde durmayabilir, başka insanları ezebilirler. Bunun sonucunda da toplumlara adaletsizlik, eşitsizlik, haksızlık, ahlaksızlık, kavga, çekişme, kin, intikam, isyan ve zulüm gibi olumsuz özellikler hakim olur. Suç oranları alabildiğine artar; cinayetlerin, soygunların, yolsuzlukların, her türlü saldırı ve hakka tecavüzün, uyuşturucu, kumar, fuhuş gibi ahlaksızlıkların meşru görüldüğü ve tüm bunlara kimsenin ‘dur’ diyemediği bir ortam oluşur. Kuran ahlakı gereği gibi yaşanmadığı için en yakın bilinen insanlar bile birbirine düşman olur. İnsanlar üzüntü, karamsarlık, sıkıntı, yalnızlık, korku, stres, güvensizlik, vicdansızlık, endişe, öfke, kıskançlık, kin, açlık, fakirlik, kavga, düşmanlık, cinayet, ölüm korkusu gibi zorluk ve sıkıntılarla içiçe yaşamaktan kurtulamazlar. Toplum ciddi bir sosyal kaosun ve dejenerasyonun içine sürüklenir. Bunların sonucunda da dünya, savaşlardan, kargaşadan ve zulümden kurtulamaz.
Bu nedenle tüm Müslümanlar böyle 'nefse uygun bir din anlayışı'na karşı dikkatli olmalı; bunun, insanları hak dini özünden uzaklaştırarak, dünyada ve ahirette yıkıma sürükleyecek ciddi bir tehlike olduğunu unutmamalıdırlar.
Nefsin istekleri, rahatı ve hoşnutluğu üzerine kurulan bir hayat şekli, insanları dünyada ve ahirette ancak yıkıma sürükleyebilir. Gerçek din ahlakı, nefsin değil, Allah’ın hoşnutluğunu ve rızasını kazanma üzerine kuruludur. Bu ahlak ise ancak, insanın tüm hayatını Allah'ın belirlediği ve Kuran ile bildirdiği şekilde yaşamasıyla mümkün olabilir. Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)
Andolsun, Biz sizden mücahid olanlarla (gayret edenler) sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, deneyeceğiz ve haberlerinizi sınayacağız (açıklayacağız). (Muhammed Suresi, 31)
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi'nin onları sevdiği, onların da Kendisi'ni sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda çaba harcayan ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Maide Suresi, 54)Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)
Gerçek din, Rabbimiz'in Kuran ile bizlere bildirdiği Kuran ahlakının tam olarak uygulanmasıyla yaşanabilir. İnsanları dünyada ve ahirette kurtuluşa ulaştıracak olan da yalnızca Allah'ın bildirdiği bu doğru yoldur. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: Gerçek (hak) Rabbinden (gelen)dir. Şu halde sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (Bakara Suresi, 147)
Bu loş, bu kirli ve karanlık, bu dar duvarlar nasıl tutarlar beni? Onları kendi çevreme ben ördüm. Onlarla ben kuşattım kendimi. O duvarların tuğlalarını ben pişirdim, nefis ateşlerinde. Arzu ve isteklerin hamurundan yoğurdum onları hırsla. Ne hayal cilaları vurdum yüzlerine. Ördüğüm duvarları nefis boyalarla rengârenk donattım. Onlara süs olsun diye ruhumu kanattım. Ruhun ağıtlarını, nefsin dilinde dünya şarkıları hâlinde söyleyip durdum, şeytanın ağustos böceği gibi. Dünya zevklerinin temmuz sıcağında çatlarcasına nefsin sazıyla şeytanın türkülerini okuyup durdum, cırcır böcekleri gibi.
Dünyayı ebedi zannettim, kendimi ölümsüz vehmettim. İnsanı, el, ayak, göz, kulak gibi organlarının toplamından ibaret sandım. İçimdeki ebedilik bestesini diline her dolayışında susturdum o zavallı kalbimi. Ona hiç kulak vermedim. Şeytan bırakmadı. Siren sesleri gibi kendine çekti dünya beni.
Bu loş, bu kirli ve karanlık, bu dar duvarlar tutamazlar beni. Şehir denilen asıl o büyük mahpushanelerin çılgın bağlarından ve sürükleyişinden kurtuldum. O modern tapınakların kulluğundan çıktım artık. Ah o ne korkunç tapınış...
Bütün şehirler kocaman birer tapınak. Sokaklar ve caddeler koridorları. Bütün vitrinleri birer mihrap ve sunak taslarıdır. Bunların önünde putlar için her gün nice canlar, nice umutlar, nice istekler ve hayaller kurban edilirler, görünmez kılıçlarla. Kan seli, ruhun şahdamarından boşanan kanların sel yatağı, bütün caddeler ve sokaklar. Şeytan banyo yapar içinde, pikniktedir kıyısında. Ah zavallı kurbanlar, zavallı eşya kulları...
Ey sefil mahlûk, kirli ruh, korkunç iştiha, kirli nazar, sen o kirli çalkantıdan bu çukura düştün. Arada bir için ürperir, bu çılgın şehir bir tufana gebedir, derdin ya, ya senin içindeki şehir?... O ruh ülkesi… Kalb Şehri...
Bende bir inkilâb mı yoksa? Evet, ben bu duvarların mahkûmu değilim. Ben kendime mahkûmum. Kendimden kurtulmalı, kendimi bulmalıyım. Bir ayna gerek bana. Bir ruh aynası gerek...
Geçmişimi iyi bilmemenin, kendi kültürümden, kendi medeniyetimden sürgün edilmenin, kendi kitabımdan ayrı kalmanın, ayrı bırakılmanın, büyük yol göstericilerimi tanımamanın mahkûmuyum ben! Ah ne korkunç bilgisizlik duvarları, ne karanlık cehalet duvarları...
Bir sızıntı var. Duvarlardan bir ışık sızıntısıdır gözlerime vuran, bir nur sızıntısıdır kalbime giren. Aynalar konuyor dört bir yanıma. Dünyam genişliyor değişiyor. Sonsuzluk solukları doluyor odama. Ruhum diriliyor. İnancı teneffüs ediyorum. Amentümü giyiniyorum, ruhuma. Ah, kanat sesleri duyuyorum.
Ben artık sonsuzluğa doğdum. Ben Rahman'ın mahkûmuyum şimdi. Küçük hücrenin bütün duvarları yıkılıyor. Ruhuma Hakk'ın aynalarını takıyorum. Ben hürüm Rahman'ın mahkûmuyum…TEK MAHKUMİYETİMİZ YARADANIN EMİRLERİNE MAHKUMİYET OLSUN HA NE DERSİNİZ...
KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN ,KALPLERİNİZ NURLA DOLSUN...
İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü´l-evvel ayının 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
O´nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
O´nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur´an-ı Kerim´de şöyle buyurulmuştur:
Âl-i İmrân, 164"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah´ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbukidaha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. " (Âl-i İmrân, 164)
Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım.. Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım… Aşıkla mâşuk misali ALLAH(c.c.) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım.. Günde en az beş defa sunulan af piyangosunu kaçırdığımıza ağlayalım.. Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım.. Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım.. Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım.. Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize bende oluşumuza ağlayalım
Dua edin icabet edeyim diyen Rahman ve Rahim olan Rabbimize karşı dua etmeyişimize ağlayalım.. İsteyin vereyim diyen Rabbimize karşı sanki hakkında vaadinden dönmesi söz konusuymuş gibi, Ona güvensizliği işmam eder tarzda Ondan kamil iman, tam ihlas ve takva istemeyişimize ağlayalım..
Hiç ölmeyecekmiş gibi, toprak altına girmeyecek ve hesap vermeyecekmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım.. Kalbim temiz deyip her türlü fecaati işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..
Evladımızın bizden, bizim de onlardan kaçacağımız günün gelip çattığı zaman keşkelerin hiçbir faydası olmayacağını bu dünyada anlamadan göçüp gideceğimize ağlayalım.. Her gün gözümüzün önüne serip sergilenen onca ibretlik hadiseler karşısında başımızı devekuşu gibi kuma sokup değişmeyen hakikat olan ölümü kendimizden uzak görüşümüze ağlayalım.. Ölenle ölünmez canım deyip üç gün sonra şen-şakrak şarkılar türküler söyleyip gafletle geçen ömrümüze ağlayalım.. Günahı günah bilmeden ve ona tevbe edemeden günahlarımızı yüklenip huzur-u İlahiye gitme tehlikesinden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım.. Dağlar cesametindeki günahlarımızı gördüğümüzde ben bu günahları ne zaman işledim Ya Rab diyeceğimiz o günden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım.. Kuran bize yeter deyip sünnete sırtımızı döndüğümüz güne ağlayalım.. Peygamberlerin bile Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )e ümmet olmayı isteyeceği o gün bu ümmet-i merhûmeden olamama tehlikesi karşısında halimize ağlayalım.. ALLAH(c.c.) dostlarını tenkit edip, Peygamber Efendimiz ( sallALLAHu aleyhi vesellem )i üzdüğümüz için ağlayalım.. Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi bütün hayır ve hasenâtımızı bitiren hasedden ve gıybetten kurtulamayışımıza ağlayalım.. Azdıran zenginlik karşısında günümüzü gün edişimize ağlayalım.. Hayırlısı varken hakkımızda hayırsız olanı istemeye devam etme saygısızlığını gösterdiğimiz için ağlayalım.. Veren de alan da belli iken feryâd ü figân edişimize ağlayalım.. Gülün de dikenin de bağın da bahçıvanın da sahibi belliyken onlara sahipmiş gibi davranma saygısızlığından dolayı ağlayalım.. Böylesine muhteşem bir saltanat sahibi karşında cüzî irademize bakıp da ulûhiyet işmam eden hallere girmek küstahlında bulunduğuz için ağlayalım.. Cüzî bir ibadetle ebedi cenneti vaad eden Sultanımıza karşı hak iddia etmek kabalığında bulunmamıza ağlayalım.. Yokluktan varlığı çıkaran ve sonra da ebedi bir hayat vaad eden ve onu verecek olan Rabbimize karşı günde birkaç saat ibadet ve hizmet etmekten kaçışımıza ağlayalım.. Altmış yıllık bir hayatta istikamet üzere yaşamaya mukabil 60 trilyon sene bile yanında bir hiç kalan ebedi bir hayatı vaad eden ALLAH(c.c.)ın sözüne itimat etmezmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım.. Bir ayağımız çukura girmişken bile mal mülk peşinde koşmaktan utanmayışımıza ağlayalım.. ALLAH(c.c.) için verin dendiğinde nefsimiz adına verdiğimiz için ağlayalım.. ALLAH(c.c.) var deyip ve fakat sanki yokmuş gibi yaşayışımıza ağlayalım.. Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz diye ferman eden Kurânın sesine ses vermeyişimize ağlayalım.. ALLAH(c.c.)ım vücudumu o kadar büyüt ki benden başkasına cehennemde yer kalmasın diyenlere mukabil cenneti kendimize cehennemi başkasına layık görüşümüze ve o mübareklere ettiğimiz vefasızlığa ağlayalım… İyi günde unutup kötü günde hatırladığımız Rabbimize gösterdiğimiz vefasızlığımıza ağlayalım.. İyi-kötü, dinli-dinsiz, said-şaki, müslüman, putperest, hıristiyan, mecusi, yahudi demeden, hiç ayırt etmeden her gün hepsine nimetlerini bol bol veren Rabbimize karşı kulluğun ifadesi olan namaz, zekât, oruç, sadaka verme, ALLAH(c.c.)ı zikretme, emr-i bi-l maruf gibi ibadetlerde gönülsüz davranışımıza ağlayalım.. Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım.. Şeytanın bizi ALLAH(c.c.), Rahimdir affeder diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım.. Gelin hep beraber günahlarımıza ağlayalım.. Ağlayalım ağlanacak halimize güldüğümüze.. Kuruyan göz pınarlarımıza, yaşarmayan gözümüze ağlayalım.. Ve ağlayalım ağlayamadığımız için acınacak halimize.. Gelin hep beraber ağlayalım.. Ağlayamıyorsak bile hiç olmazsa GÜLMEKTEN UTANALIM….
Merhum Abdullah YÜCEL’in bestesinden esinlenerek böyle haykırmak istedim.
Hilafsız, gerçekten böyle bir sevgi, dünyada hiçbir kimseye yok.
Arasak tarasak eşi ve benzeri de kesinlikle yok.
İBNÜ’L-EMİN Mahmut Kemal:
Ey nuhbe-i mahluk-ı Ahad! Gelmedi mislin.
Vallahi ve billahi vahid-i dü cihansın.
“Ey Allah’ın yaratıklarının en seçkini!senin bir benzerin gelmemiştir.vallahi ve billahi sen iki cihanda biriciksin.”
&
BERNABA İncil’inde (42/14) İSA a.s. Efendimiz (sav) için şöyle diyor:”Ben sizin sözünü ettiğiniz Mesih (Tesellici) değilim.Zira ben O’nun ayakkabısının ipini,çorabının bağını çözmeye bile ehil sayılmam.O benden önce (nuru) yaratılmıştır ve O hakkın sözünü getirecek,dininin sonu olmayacak,ebediyen bakikalacaktır.”(2)
&
ABDÜ’L-MUTTALİP vefat edeceği an,hıçkıra hıçkıra ağlamıştı bu dev adam..Ebu Talip yanına sokulup niçin ağladığını sorunca da:
-“Muhammed’imi bir daha bağrıma basıp sevemeyeceğim,işte ona ağlıyorum.” Demişti.(3)&
“Sahabenin,Peygamber (sav) ‘e gösterdiği sevgi ve saygı,hiçbir devlet başkanına gösterilmemiştir.UHUD savaşında yanağından akan kan yere dökülmesin diye bir sahabinin,onu içtiği rivayet edilir.”(4)
&
AHMED B. HANBEL…vefat edeceğini hissedince yanında bulundurduğu,Hz.i Peygamber (sav)’in üç tel saçından ikisini gözlerinin,birini de dilinin üstüne koymalarını vasiyet etti.Kelime-i ŞEHADET getirerek oğullarının ve yakınlarının buna şahit olmalarını istedi.(5)
&
“Cihan hükümdarı KANUNİ, Efendimiz (sav)’e sevgi ve bağlılığını şu altın sözlerle billurlaştırmıştır:
ALLAH ALLAH DİYELİM, SANCAĞ-I ŞAH’I ÇEKELİM
YÜRÜYÜP HER YANDAN ŞARKA SİPAHİ ÇEKELİM.
UMARIM REHBER OLA BİZE EBU BEKR U ÖMER
EY MUHİBBİ YÜRÜYÜP ŞARKA SİPAHİ ÇEKELİM.
…KANUNİ’ nin Hz.Peygamber (sav)’i rüyasında gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği,Osmanlı klasik eserlerinde nakledilmektedir:”Belgrad,Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin;sonra da benim şehrimi imar edesin.”(6)
&
Abdullah b. Mübarek anlatıyor:”İmam MALİK’ in yanındaydım.Bize hadis naklediyordu.Bu esnada akrep soktu.Rengi değişiyor,sararıyor,ancak hadisi kesmiyordu.Ders bitip insanlar dağılınca;
-Ya Eba Abdullah!Bu gün sende bir gariplik gördüm.Evet dedi.
-Bir akrep beni defalarca ısırdı.Hepsine de sabrettim.Buna ancak Rasulullah (sav) e olan sevgim ve tazimim sebebiyle dayandım.
İmam Malik,efendimiz(sav)e hürmeten,Medine’de hayvan üzerine binmezdi. Ravza’da imam iken,hep kısık sesle konuşurdu.”(7)
&
Hz. Ömer’e ÜVEYS :
-Hz.Peygamber (sav)’i gördünüz mü? Deyince Hz. Ömer,evet der ve iki cihan sultanını tarif eder.Üveys ise:
-Meğer cübbesini görmüşsünüz der.ve siz Peygamber (sav)i severmisiniz?sorusuna Hz. Ömer “severiz” deyince,Üveys bana dişlerinizi gösterin,eğer siz Peygamber (sav)i sevseydiniz muvafakat ederdiniz.Uhud harbinde mübarek sin-i saadetleri şehid olunca,şu dişi idi,bu dişi idi diye otuz iki dişimi de çıkardım.der.(8)
&
Bir çeşni olsun diye nakledelim...Hz. Ebubekir,Hz.Ömer ve Hz. Ali de 63 yaşında vefat etmiştir.Veda haccında 63 deveyi bizzat kendi elleriyle kurban etmiştir.Ömürleri boyunca azad ettiklerikölelerin sayısı 63 tür.(9)
&
NUAYMAN B. AMR,şakacı bir sahabi idi.Peygamber (sav)i çok sevdiği için,Medine’ye satılmak üzere iyi bir şey getirildiğinde hemen onu alır,Peygamber (sav)e hediye ederdi.Yine bir defasında satıcıda gördüğü iyi bir balı efendimiz (sav)e hediye etti.satıcı parayı isteyince,adama Peygamberimiz(sav)i gösterip parayı ondan almasını istedi.Rasulullah (sav):
-Hani hediye etmiştin? Deyince,
-Ya Rasulallah!Bu güzel balı senin yemeni çok istedim.;Param olmadığı için böyle yaptım.dedi.Efendimiz(sav) gülerek balın parasını satıcıya ödedi.(10)
&
“Hicret sırasında Medine’ye girerken,O’nu karşılayanlar arasında çocuklar da bulunuyordu.Onlarla ilgilendi ve başlarını okşayıp:
-Beni seviyor musunuz ? diye sordu.
-Seviyoruz! Diye bağrıştılar.Peygamberimiz(sav) ;
-Ben de sizi seviyorum,diye cevap verdi.”(11)
&
Muhabbet çağlayanı SEVBAN r.a.
-“Anam babam ve bu canım sana feda olsun Ya Rasulallah!senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki,senden ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır.Dünyada böyle olunca,ahirette nice olur dertleniyorum.Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız.Benim ise,ne olacağım,nerede bulunacağım belli değil.Üstelik cennete giremezsem,sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım!Bu hal beni yakıp kavuruyor ey Allah’ın Rasulü!
Efendimiz (sav) aşk kafilesinin yanık gönüllerine sürur dolu bir müjde sadedinde buyurmuşlardır:
-“KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR.”(12)
&
“AnnemizSEVDE BİNT ZÜM’A:
Vallahi! Kocalara ihtirasım yoktur.Kıyamet günü Allah’ın beni Peygamber(sav)in zevcesi olarak diriltmesini istiyorum.”(13)
&
*”Son Osmanlı padişahlarından ABDÜLAZİZ Han,Medine postası her geldiğinde abdest tazeler,mektupları;Bunlarda Medine-i Münevvere’nin mübarek tozu var!diye öpüp alnına götürür,ondan sonra başkatibe uzatır ve,”Aç,Oku!”derdi.(sayfa:317)
*Rasulullah (sav) in hatıraları ile yaşayan Ebu Mahzura,alnındaki saçları ne kestirir ne de ayırırdı.Çünkü onlara Rasulullah (sav) ‘in elleri dokunmuştu.(s:251)
*İbni Ömer’in ayak sinirleri toplanmış ve ayağı kasılmıştı.Yanında bulunan Abdurrahman b.Sa’d:
-En çok sevdiğin kimsenin ismini an!” dedi. O da,
-“Ya Muhammed!” dedi ve o anda ayağı iyileşiverdi.(s:251)
*Tabiin neslinin önde gelen fakih ve muhaddislerinden Abide es-Selmani Efendimiz(sav)in vefatından iki sene evvel müslüman olmuştu.Duyduğu sevgiyi şu sözleriyle dile getirir:”Yanımda Rasulullah (sav)in bir tel saçının bulunması,benim için dünyanın bütün servetinden daha değerlidir.”(s:253) (14)
&
Hz. ENES’e talebesi Sabit El-Bünani;
-Rasulullah (sav) in ellerini kendi ellerinle tutup ona dokundun mu?diye sormuştu. ENES:
-Evet,tuttum deyince,
-Ver ellerini de öpeyim,demişti.(15)
&
Bu nasıl sevgi?Bu nasıl aşk?bu nasıl bağlılık Ya Rab!Bırakın insanları,kralları,diğer peygamberlere bile nasip olmayan bir muhabbet…
NİCE BİN SEVDALIN VAR,
SENSİN ALEME MEDAR,
YAĞMUR DAMLASI KADAR
SELAM SANA EY NEBİ!..
Mustafa Necati BURSALI
&
*”CABİR b. Abdullah,bir deve satın alarak,eşyasını yüklemiş,Abdullah b. Üneys’ten kısas mevzuunda bir hadisi sormak için,bir ay yolculuk yaparak Medine’den Şam’a gitmiştir.
*Ebu Eyyub el-ensari işittiği bir tek hadisin doğruluğunu öğrenmek için Medine’den kalkıp,Mısır’da bulunan Ukbe b. Amir’in yanına gitmiştir.
*Ahmet b. Hanbel,Abdürrezzak b. Hemmam’dan hadis öğrenmek için,parası olmadığından,kervancıların yanında deve bakıcılığı yapmak suretiyle Bağdat’tan ta Yemen’e gitmiştir.(16)
*İlmi emanete sadakat adına bir hadis,bir kelime ve hatta bir harf için bile bu kervanın kahramanları diyar,diyar dolaşmışlardır...Tabiundan Said b. El-Müseyyib,bir hadis için günlerce dolaştığını,söyler.(17)
&
ENES BİN MALİK:” Bir defasında,Hazreti Peygamber (sav) iberber tıraş ederken
görmüştüm;Ashabı etrafını sarmış,kesilen saçların bir telini yere düşürmüyorlar ;kapışırcasına ellerine alıyorlardı.(18)
&
Enes’in annesinin ,Rasulullah (sav)’in terini muhafaza ettiği de bilinen bir husustur….Hz.Peygamber (sav) öğle uykusuna yattığı bir defasında terlerini alıp,güzel kokularına karıştırıyordu.(19)
&
*”HZ.EBUBEKİR, Hz.Peygamber sav’i canından çok severdi.Bir keresinde Utbe b. Rebia tarafından çok acımasızcadövülmüştü.Yüzü öyle şişmiştiki burnunu yanaklarından ayırmak imkansızlaşmıştı.kendine geldiğinde ilk sorduğu Efendimizin selamette olup olmadığı idi.Onun sağ ve salim olduğuna ikna olunca ancak yatıştı.Kendisine yemek isteyip istemediği sorulunca:”Allah’a yemin ederim ki,Peygamber sav’i görünceye kadar yiyecek ve içeceğe el sürmeyeceğim.”dedi.
Ensar’dan bir kadın Uhud savaşında babasını ve kocasını kaybetmişti.Kendisine bu durum haber verilince,bu kederli hadiseyibir tarafa bırakıp,Hz.Peygamber sav’in selamette olup olmadığını sordu ve onu görünce “sen esenlikte olduğun sürece hiçbir üzüntünün önemi yok!”dedi.
&
Hz.Peygamber sav,Ensar’a Bedir savaşından önce Medine dışında da savaşıp savaşmayacaklarını sorduğunda şöyle cevap aldı:”Biz,dinlemek ve itaat etmek üzere sana söz verdik.O halde ne istiyorsan onu yap.biz seninle birlikteyiz.Seni Hak’la gönderene yemin olsun ki,eğer bize şu ileriki denizden geçmemizi emretsen ve kendin suya dalsan biz de seninle birlikte dalarız.(Bu sözleri Sa’d b. Muaz söylemiştir)(20)
&
“MÜMTEHINE (Sınava çekilen kadın) suresi.10.ayette bildirildiğine göre,biat etmek için Hz.Peygamber sav’e gelen bir kadı heyeti iman edip etmediklerini tesbit etmek için bir tür sınava tabi tutularak,kadınlara şu sözler tekrar ettirilmiştir:
*Allah adına yemin ederim ki,eşime kızgınlığımdan dolayı gelmedim.
*Allah adına yemin ederim ki,başka bir ülkeye göçmek için gelmedim.
*Allah adına yemin ederim ki,dünyalık elde etmek için gelmedim.
*Allah adına yemin ederim ki,ALLAH’A VE PEYGAMBERİNE SEVGİMDEN DOLAYI GELDİM.”(21)
“Hz.Peygamber sav bir gün sıkıntıya düştü.Bunu duyan Hz.Ali yardımına gitmek istedi.Bir kova su bir hurmaya Yahudi’nin kuyusundan su çekti.17 kova yerine hurma aldı.SAV ‘e getirdi.
-Ya Eba’l-Hasen !Nereden buldun?
-ihtiyacını duydum.,iş buldum,çalıştım,kazandım.
-Seni buna Allah ve Rasulü’nün SEVGİSİ Mİ SEVKETTİ?
-Evet Ya Rasulallah!
-Allah ve Rasulünü sevip de fakirliğe,sıkıntıya düşmeyen yok gibidir.Allah ve Rasulünü seven rahata kavuşacaktır.”(23)
&
MERHUM , İSLAM TARİHİ YAZARI M.ASIM KÖKSAL anlatıyor bir sohbette: -“Bak Ben bu İslam tarihi sayesinde gözlüklerimi attım.Bu Allah’ın bana bir lütfu,dünyada bana gösterdiği işaretidir.
&
HUBEYB ,yakalanıp Mekke’ye sevk edildi .İdam edilmek üzere götürülüyordu.Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden biri ona soru soruyordu.Soru şuydu:
“Ya HUBEYB! Şu anda senin kurtulman şartıyla,yerinde Muhammed in idamedilmesini ister miydin?
-“Hayır!Vallahi.Değil benim kurtulmam pahasına O’ nun idam edilmesi,benim kurtulmam karşılığında,şu anda Medine’de O’ nun ayağına bir diken batmasına dahi gönlümrazı olmaz! Deyiverdi…İdam sehpasında son sözü:”Esselamu aleykeYa Rasulallah” oldu.Allah Rasulü sav Medine’de ashabıyla oturuyordu.Birden ayağa kalktı ve”Aleykesselam YA HUBEYB!”dedi.(26)
&
“*NAFİ’nin nakline göre,bir gün birlikte Arafat’tan inerlerken İbn_i Ömer ,bir yerde çukura iner ve tekrar yukarıya çıkar.Nafi:”Ne yaptın orada diye sorunca:”Ben Arafat’tan inerken Rasulullah’ın arkasında idim,burada inip def-i hacette bulundular.Benim öyle ihtiyacım yoktu ama,O’ na muhalefette bulunmak istemedim.(28)
&
“NECAŞİ,Efendimiz sav’ in kendisine gönderdiği mektubu muhafaza etti ve “BU MEKTUP YANLARINDA BULUNDUKÇA,HABEŞLİLER HAYIR İÇİNDE OLACAKLARDIR.” Demiştir.”(30)
&
“İMAM AYNİ’ nin beyanına göre;HALİD B. VELİD’ in takkesini çok aratmasına karşılık sahabe-i kiramdan vaki olanitiraz üzerine:”Ben bunu takkenin değerinden sebep yapmadım.Ve lakin ben TAKKENİN MÜŞRİKLERİN ELLERİNE DÜŞMESİNİ İSTEMEDİM.ÇÜNKÜ ONDA RASULULLAH SAV’İN SAÇINDAN BİR MİKTAR VARDIR.” (31)
&
“Hz.HÜSEYİN bir gün pazarda alış veriş yaparken, satıcı önce tanımamış,pazarlık yapmış,daha sonra peygamber torunu olduğunu anlayınca Hz. Peygambersav’e olan sevgisi sebebiyle malı bedelsiz vermek istemiş,Hz. Hüseyin” Ben peygambere olan yakınlığımı asla ticarete alet etmem” diyerek malı kabul etmemiş.”(34)
&
“YAVUZ SULTAN SELİM HAN 1517 hicaz fethinde adınaokunan hutbede ”Hakimü’l-Haremeyn “ifadesine itiraz ederek,biz bu mübarek şehirlerinhizmetçisi oluruz diyerek “Hadimü’l-Haremeyn olarak okunmasını sağlamıştır.Kabe’nin içini süpürmeye mahsus süpürgelerden birini alarakbaşına taç yapmıştır.Kendinden sonra gelen padişahların taçlarına koydukları süpürge işareti buradan gelir.”(35)
“SA’D B.UBADE,Bedir harbi hazırlık safhasında ayağa kalkarak:
-Ya Rasulallah! Yemin ederim ki,bize düşmanlara mukavemeti değil;kendimizi denize atmayı emrederseniz hiç tereddüt etmeden denize atarız.”(36)
&
AHMET KABAKLI:”Muhammed sav’ i seven kimse, insanlığı sevmişolur.İnsanlığı seven,suratsızlığı sevmez.Güler yüzlü ve şakacı olur.Nükteden anlar,başkasını hoş görür,hayatı ne kendinene başkalarına zindan eder.”(37)
&
Çok sözler, çok hatıralar , pek çok rivayetler Efendimiz sav’ i anlatır.Deryadan bir damla ancak naklettiklerimiz.Pek karşılaşmadığımız bir rivayet de şöyle:
“MUHAMMED PARSA Hazretleri naklediyor:Beni İsrail zamanında bir adam iki yüz yıl Allah’a isyan eder..Öldüğünde kavmi,defin işlerinin hiç birini yapmadançöplüğe atar.Allah Musa as.a vahy eder:
-Ya Musa! Şöyle bir kimse vefat etti. Sen onu al,yıka ve defnet…
Musa as. O zatı bulur.Yıkar,kefenler ve defneder.Halk merak eder ve neden böyle yaptığını sorar.Bu defa Musa as.:
-Ya RAB! Bunun hikmeti nedir? der. Halıkımız:
-Ya Musa !Hakikaten bu kulum iki yüz sene isyan içerisindeydi.Bir gün Tevrat’ı eline aldı.Açtığında MUHAMMED sav’ in ismini gördü.O İSMİ YÜZÜNE VE GÖZÜNE SÜRDÜ.O’NA TAZİMDE VE İKRAMDA BULUNDU.Ben onun bu hareketini karşılıksız bırakamazdım.buyurur.”(38)
&
“2286 hadis rivayet eden ENES B.MALİK, Efendimiz sav ‘e ait bir çubuğu ve onun bir saç telini hep yanında taşırdı. Öldüğü zaman bu çubuk,vasiyeti üzerine,kabirde yanına,saç teli de dilinin altına kondu.”(39)
&
“Abdullah b.ÖMER ,Efendimiz sa.v’e olan sevgisinden dolayı,Efendimiz sav’in vefatından sonra O’nun namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar,yürüdüğü yollarda yürür,gölgelendiği ağaçların altında oturur,kurumasınlar diye onları sulardı.” (40)
&
Bir gün GAZNELİ MAHMUD,vezirinin oğluna seslenirken “EY VEZİRİN OĞLU!”diye seslenir.Vezirin oğlu diye çağırınca,vezir endişelenir ve:
-Ey padişahım!Sen her zaman oğluma,ismiyle hitap ediyordun.Bu gün acaba zat-ı alinize karşı bir kusur,bir hata mı oldu da siz,”Ey vezirin oğlu!” dediniz.Bunun üzerine Gazneli Mahmud;
- Vezir ! Ben MUHAMMED İSMİNİ HİÇ BİR ZAMAN ABDESTSİZ ALMADIM. O anda abdestim yoktu.Bu yüzden “Ey vezirin oğlu!” diye seslendim.der.
&
Hicret esnasında Hz. Ebubekir , Efendimiz sav.’in kah önünde,kah arkasında yürüyor.Allah Rasulü sorunca:
-Ya Rasulallah! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceklerini düşünüyor arkadan yürüyor,ileride pusu kurabilecekleri aklıma gelince hemen öne geçiyorum.Mağaraya gelince de,mağarayı temizlemek için,beklemesini isteyerek içeri girdi.İyice temizledi.Bir delik bulduğunda hemen elbisesinden bir parça yırtıp orayı kapatıyordu.Elbisesinin tamamını deliklere tıkadı.Bir delik kalmıştı,ona da topuğunu koyduktan sonra:
-Artık gelebilirsiniz ey Allah’ın Rasulü.dedi.Sabah olunca durumu fark eden Efendimiz.elbisesini sordu.O da anlattı.Ellerini kaldırarak Hz. Ebubekir için dua buyurdu.
&
EFENDİMİZsav. Vefat ettiğinde Onun hicranına dayanamayan, görmemeye bir gün bile tahammül edemeyenAbdullah b. Zeyd,ellerini ilahi dergaha mahzun bir gönülle açarak :”Ya Rabbi!artık benim gözlerimi ama kıl!Ben ,her şeyden çok sevdiğim Peygamber’inden sonra artık dünyada bir şey görmeyeyim!...”diye samimi gözyaşları içinde iltica etti ve oracıkta gözleri ama oluverdi.(43)
&
İMAMMALİK Hazretleri, Rasulullah’ın bastığı toprağa hürmeten,Medine-i Münevvere’de hayvan üstüne binmedi.Ayakkabı giymedi.
Eskidenmühürlere bir vecize ve beyit hakkettirmek adetti.Bezm-i Alem Valide Sultan mührüne:
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?
Zuhurundan Bezm-i Alem oldu vasıl .
Mısralarını hakkettirmiştir.(44)
Rabbim bizleri bu sevgiyle yasatsin,bu sevgi ile donatsin ve
bu sevgiyle haşretsin, Amin...
(Ahmet Yasar Cakmak. 19 Mart 2007 Hannover-Goslar/Almanya)
(1)Ali Ramazan DİNÇ-Manevi Yolculuğun Esasları sayfa:45 İst.2002
(2)Celal YILDIRIM-Asrın Kuran Tefsiri cilt:11 s:5728İst. 1989