19/3/2008 - Kandiliniz mübarek olsun

PEYGAMBER
EFENDİMİZ'İN DOĞUMU (s.a.v);
Mîlâdın 571, Rebîülevel ayının 12.gecesi, (Nisan ayının 20.günü) Mekke ufukları
ağarırken Peygamber Efendimiz, Hz.Muhammed-ül Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve
Sellem dünyâyı şereflendirdi. O'nun doğduğu sabah, âlem başka bir âlem oldu,
cihan nurla doldu. Zirâ O'nun teşrifleri sıradan bir hâdise değildi. Bütün
peygamberlerin geleceğini müjdelediği ins-ü cin'in ve melâikei kirâmın
teşriflerini beklediği bir peygamberdi O.. Bu yüzden, geceler içinde benzeri
yoktur. Kâinâtın en azametli hâdisesi bu gece vukûa gelmiştir. Bütün âlem bu
geceyi bekliyordu.
Peygamber Efendimiz'in babası Abdullah, az zaman önce vefât etmiş olduğundan,
annesi Hz.Âmine hiç zahmet çekmeden dünyâya getirdiği bu nur topu çocuğu,
dedesi Abdulmuttalib'e müjdeleyince, bahtiyar dede torununun doğumuna pek
sevindi. Hemen bir ziyâfet vererek O'na isim koydu.
Kureyş uluları; "Bu ziyâfete sebep olan çocuğa ne isim koydun?" diye
sorduklarında,
Abdulmuttalib; "Muhammed ismini verdim." dedi.
Onlar; "Ecdâdında olmayan bu ismi vermekten muradın nedir?" diye
sorunca,
Abdulmuttalib; "Umarım ki O'nu yerde halk, ulvîlikler âleminde Hakk pek
çok övecek" diye cevap verdi. (Zîra, Muhammed; «pek çok hamd-ü senâ
olunmuş kimse» mânâsına gelmektedir.)
Peygamber Efendimiz'in doğduğu gece dünyâda fevkalâde hâdiseler oldu. Şöyle ki:
O devrin en büyük devleti Kisrâ'nın sarayında, mimarların mühendislerin
yıkılmaz diye rapor verdiği ondört sütun çöktü.
Sâvâ gölü kurudu.
Mecûsîlerin uzun müddetten beri sönmeden yakıp tapındıkları ateşgedeleri söndü.
Müşriklerin Kâbe üzerine koymuş oldukları putlar devrilip kırıldı. Onların,
hâşâ, ALLAH diye tapındıkları putları küp kırığına dönmüştü.
Bütün bunlar çok mühim bir şeye işâret ve beşâretti. Çünkü, Hak gelmiş, bâtıl
zâil olmuştu. Hakkı telkin ve tebliğ edecek olan Kâinâtın Efendisi,
Peygamberler Peygamberi, Fahri âlem, Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.) doğmuştu.
Gerçekten ilerde İran'ın saltanatı yıkılacak, Bizans İmparatorluğu dağılacak,
putperestlik sönecek, küfrün bataklığı kuruyacaktı.
Peygamber Efendimiz'in Nesebi
Peygamber Efendimiz'in nesebi, şirki, küfrü reddeden Hanif dîninin yayıcısı
Hz.İbrâhim'e dayanır. Babası Abdullah Haşimoğullarındandır. Annesi Âmine
Zühreoğullarından olup, birkaç göbek sonra soyları birleşir. Her ikisi
de Mekkelidir.
İbrâhim Aleyhisselâm'ın oğlu Hz.İsmâil'in evlatları içinde Ben-i Adnan,
Adnâniler içinde Ben-i Mudar, Mudâriler içinde Kureyş kabîlesi diğerlerinden
daha büyük bir şerefe sahipti. Hele Kureyş kabîlesinin içinden Hâşim kolu, çok
sayılan ve sevilen bir koldu.
Hâşimî Kolunun Soy Silsilesi
Hâşim'in babası Abdimenaf, O'nun babası Kusayy (Zeyd), O'nun babası Kilâb, O'nun
babası Mürre, O'nun babası Kâ'b, O'nun babası Lüveyy, O'nun babası Gâlib, O'nun
babası Fihr, O'nun babası Malik, O'nun babası Nadr, O'nun babası Kinâne, O'nun
babası Huzeyme, O'nun babası Müdrike (Amir), O'nun babası İlyas, O'nun babası
Mudar, O'nun babası Nizar, O'nun babası Ma'ad, O'nun babası Adnan'dır.
Bunların içinde ne zaman birinin iki oğlu oldu ise Hz.Muhammed (S.A.V.) en
şerefli, en hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O'nun ceddi kim ise,
yüzündeki nurdan anlaşılırdı. Çünkü Hz.İsmâil'in alnında bir nur vardı,
yıldızlar gibi parlardı bu nur. Bu nur ona pederinden kalmıştı. Sonra evlâttan evlâda intikâl
ederek Efendimiz'e kadar ulaştı. İşte o nur, Kâinâtın Efendisi'nin cedlerini
açık açık her devirde göstermiş olan nurdur. Peygamberden peygambere geçen
nurdur. Bu nur, Âdem'le Havva'nın dünyâya indirilmesinden beri intikâl
edegeliyordu. Bu nurun gerçek sâhibi kimdi? Fahri Kâinât efendimizdi...
Hz.Âdem'den beri evlattan evlâda intikâl edegelmiş olan ve nihâyet asıl
sâhibine erişmiş olan nur...
Peygamber Efendimiz'in Süt Annesi
Mekkeliler, bilhâssa Mekke uluları, yeni doğan çocuklarını daha iyi yetişmeleri
için, bir müddet yüksek yerlerde oturan kabîle kadınlarından sütanne kiralar,
onlara verir, baktırırlar, mukâbilinde ücret de verirlerdi. Bu usul o
zamanlarda, umûmi bir gelenek olduğundan, her sene kabîle kadınlarından
isteyen, emzirmek büyütmek için, çocuk almağa şehre gelir, alır götürürdü.
Yetiştirdikten sonra tekrar geri getirip analarına teslim ederlerdi. Yine bu
sebepten şehre sütanneler geldi.
Ben-i Sâd kabîlesinden gelen kadınlar, kendilerine çocuk seçmişlerdi. Fakat
Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V.)'i henüz alan olmamıştı. Birçok kadın, yetim diye,
fazla para vermezler diye almağa yanaşmamışdı. Fakat yine Ben-i Sâd
kabîlesinden Hâris diye birisinin âilesi olan Halîme, başka çocuk da
kalmadığından biraz tereddüt içinde O'nu aldı. Fakat sonradan, aldığına çok
memnun oldu. Çünkü bu yetim çocuk onlara çok uğurlu gelmişti. Halîme O'nu öz
evlâdından çok sevdi. Şeymâ adındaki kız evlâdı da Hz.Muhammed'i pek severdi.
Onunla kardeş kardeş oynayıp geçinirlerdi.
Halîme'nin kocası Hâris de, âilesine şöyle dedi: "Halîme! Bu çocuğun ayağı
bize çok uğurlu geldi. O evimize ayak basalı beri davarımızın sütü, sütümüzün
yağı çoğaldı. Evimiz bereketlendi, elimiz genişledi. Ben bu çocukta bir
başkalık görüyorum."
Yürümeğe başladığı zaman, annesi Âmine Hatun O'nu almak, şehre getirmek istedi.
Halîme buna şiddetle îtiraz etti. "O'nu şehre götürmeyiniz, oraların
havası ağırdır, bir müddet daha bizim yanımızda kalsın" dedi.
Peygamber Efendimiz kırda bu âile yanında beş yıl kadar kaldı. Hz.Peygamberimiz
sütannesini çok severdi. Yanına geldiğinde, "anacığım" diyerek
karşılar, çok hürmet gösterirdi. Daha sonraları onun kendisine ve âilesine
dâima yardım etti. Daha üç dört yaşlarında iken, gerek Halîme gerekse kocası
Hâris, Peygamber Efendimiz'de, diğer insanlarda görülmeyen yücelikler ve
fevkalâde haller görür oldular. Bu hâl, onları, "böyle bir kıymeti
koruyamazsak..., O'na sonra bir şey olursa..." gibi düşüncelere
sevkettiğinden artık annesi Hz.Âmine'ye teslim etmeğe karar verdiler ve
Mekke'ye götürüp annesine teslim ettiler.
Artık annesi Âmine ile sâdık hizmetçileri Ümmü Eymen, O'nun üstüne titriyor,
O'nu, esen rüzgardan bile sakınıyorlardı.
KAYNAK:Muhtasar İslam Tarihi
|